İslami makaleler
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yapRadyo DinleMp3 Dinle Kur'an Dinledini bilgi yarismasi

Paylaş | 
 

 Tasavvufun Mahiyeti

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
YILDIZIM
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 1718
Points : 4204
Kayıt tarihi : 03/09/09

MesajKonu: Tasavvufun Mahiyeti   Çarş. 9 Eyl. 2009 - 17:03

TASAVVUFUN MEVZUU

İlim, zâhir ilmi ve bâtın ilmi olmak üzere iki kısımdır. Zahiri ilimler de, şeriat ilmi (naklî ilimler) ile ulûm-i tabîa ve tecrübiyye (müsbet ilimler) olmak üzere ikiye ayrılır.
İlm-i batın ise, zevken bilinen ilimdir; yani imanın, İslam'ın ihsanın zevk ile bilinmesidir ki, ileride göreceğimiz son ıstılahlarının medlûlünü ve tasavvufun mevzu'unu teşkil eder.
Tasavvuf Hakk'ın hoşnutluğunu kazanmak ve ebedî saadete ermek için nefisleri temizleme, ahlakı tasfiye, iç ve dışı tenvir, suret ve sîreti tezkiye hallerinden bahseden bir ilimdir.
Tasavvufun mevzuu, tahallûk (ahlaklanma) ve tahakkuktur. Bunu tasavvufu öğrenmek ve yaşamak olarak da ifade edebiliriz.
Tasavvuf zevken bilinen bir ilimdir. İmanın, İslam'ın ve ihsanın zevken bilinmesidir. Tasavvuf ıstılahlarının hemen hepsi, tasavvufun mevzuunu teşkil eder. Bunlardan başlıcaları:
Nefsini bilmek, kalbini bilmek, nefsini temizlemek, kalbini temizlemek mükâşefe, müşahede, makamlar, kurb, vusûl, fena, bakâ, sekr, sahv, kabz, bast, ilham gibi hâllerdir.
TASAVVUFUN GAYESİ
Tasavvuf, dünyanın süsünden yüz çevirmek, insanların meyl edegeldiği geçici lezzetlerden korunmak, halk ile beraber, Hakk'a yönelmektir.
Tasavvufun gayesi Hakk'ın rızasını kazanmak için nefisleri temizlemekten, güzel ahlak sahibi olmaya çalışmaktan, kısaca Allah ve Resûlünün ahlakiyle ahlaklanmaktan ibarettir.
Önceleri tasavvufun zuhûrunden maksat, ahlakı güzelleştirmek, nefsi terbiye etmek, yani nefsi dine ram, dini nefs için vicdan kılmak, nefsi dinin hükmü altına sokmak, salih ameller ve güzel ahlak ile süslenmekti.
Hazret-i Peygamber Efendimiz hatemü'l-enbiya olarak gönderilmelerinin sebebini kendileri bizzat şöyle buyurmuşlardır:
"Ben mekârim-i ahlakı tamamlamak için gönderildim."1
Binâenaleyh tasavvufun ulaşmak istediği gaye, ahlakın kemal mertebesine varmak için her hususta Peygamberimizin gittiği ve gösterdiği yoldan yürüyüp, iç ve dış olgunluğu itibariyle insanlığın kemaline en güzel örnek olan Fahr-i Kainat'ın hakikî vârisi olmaktır.
Ceset ve ruh
İnsan iki hakikatten müteşekkildir: Ceset ve ruh. Ruh için Kur'ân-ı Kerim'de
"Rabbin meleklere: Ben, balçıktan, işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın, demişti"2
"Sana ruhun ne olduğunu soruyorlar, de ki: Ruh, Rabbimin buyruğundan ibarettir. Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir. 3 buyurulmuştur.
İnsanın ikinci hakikati olan anâsır ve eczâ için ise:
"Allah'ın katında İsa'nın durumu -kendisini topraktan yaratıp sonra (ol) demesiyle olmuş olan- Adem'in durumu gibidir"4
"Allah, (İblis'e): Sana emrettiğim halde, seni secdeden alıkoyan nedir? (İblis): Beni ateşten, onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm, cevabını verdi"5 mealindeki ayetler6 varid olmuştur.
Şimdi latîf olan ruh, kesif olan bedene girince anâsırın ruh üzerinde yaptığı te'sirler, ruhun safvet-i asliyyesine halel getirdiğinden ve insanın kemali ancak, ruhun safvetini muhafaza ile mümkün olacağından, ruhun, cismin üzerine galibiyetini te'min için alınan tedbirler, tasavvufun gayesini teşkil etmiştir.
TASAVVUFUN ÖZELLİKLERİ
İnsanların yerine getirmesi gereken dinî hükümleri, zahirî ve batınî ameller olmak üzere iki kısımda mütalaa etmek mümkündür. Bunları fertlerin maddî yapısını ilgilendiren hükümler ile, kalbini alakadar eden ameller olarak da tarif edebiliriz.
Zahirî hükümler, emir ve nehiy olmak üzere iki kısımdır. Emirler: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, hacca gitmektir. Yasaklar da: Adam öldürmek, hırsızlık, içki içmek ve benzerleri olarak zikredilebilir.
Kalb ile ilgili hususlarda da emir ve yasaklar mevcuttur. Emirler: Âmentünün esasları, ihlâs, rıza, doğruluk, huşû', tevekkül ve benzerleri; yasaklar da: Küfür, nifak, kibir, riya, gurur, hased vesairleridir.
İbadet ihtiyacı
İbadetler ümanımızın kemale ermesini te'min eden vasıtalardır. İnsanların yaratılış sebebi, Rabbini tanımak ve O'na ibadet etmektir. İbadet mübtedî için bir sabır işidir. Ancak ubudiyet makamına ulaşmış insanlar bunu bir zaruret olarak benimserler. Bu hal onlarda yemek, içmek, uyumak ve hatta onlardan da öte ihtiyaç duyulan bir durum arzeder.
İnsanların mezmum sıfatlardan kurtulup, güzel ahlak sahibi olmaları, kalb temizliğine bağlıdır. Allah Teala bu hususta şöyle buyurur:
"O gün ne mal, ne evlat, fayda verir. Ancak Allah'a temiz bir kalble gelenler (kurtulurlar)"7
Peygamber Efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde:
"Allah sizin maddî varlığınıza ve sûretlerinize değil, kalblerinize bakar."8 buyurmuştur.
Tasavvufî esasların hemen hepsi (sohbet, zikir, halvet ve diğerleri) tasavvuf erbabının Kitab ve Sünnet'ten iktibas ettiği hükümleri içine alır. Bu esaslar şekil ve yer bakımından bedenî, ruh ve cevher cihetiyle de kalbidirler.
Kalbin hastalıklardan temizlenmesi
Tasavvufta aslolan, kalbin çeşitli hastalıklardan temizlenerek şifa bulmasını te'min etmek, onu güzel sıfatlarla süslemektir.
Allah Teala'ya ulaşmanın yolları, tevbe, muhasebe, havf ve recâ gibi kalbî makamlarla; sıdk, ihlâs, sabır gibi güzel hasletlerdir. Salik bu vasıflarıyla Hakk'a yaklaşır, ma'rifet ehlinden olur ve bu suretle en yüce manevî derecelere ulaşır.
Allah Teala'ya ulaşan yollarda seyretmek, salih mü'minlerin sıfatıdır. Bu yolu Peygamberler gösterdi, onların varisleri olan alim ve mürşidler de insanları bu yola kılavuzladı.
İslam'da esas olan tebliğ vazifesinin büyük bir kısmı tarikat uluları tarafından yerine getirilmiştir. Bütün tarikatlerin amacı, insanları tek olan "Tarikat-i Muhammediyye"ye ulaştırmaktır. Her tarikatin bu yola yöneltme vasıtalarında bazı değişikliklerin olması da tabiîdir.
Ulvî ve süflî insanlar
Dünya yüzünde insanlar umumiyetle ulvî ve süflî olmak üzere iki kısımdır. Ulvî olanlar Allah'a giden yolu bilen ve bulan kimselerdir. Süflî insanlar ise bu yolları bilmezler. Bu gibi kimseler için Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmuştur:
"Hak Teala, kimi hor kılarsa, onu yükseltecek bir kimse bulunmaz. Şüphe yok ki Allah dilediğini yapar."9
Allah'a giden yolun gerçekte tek olduğunu belirtmiştik. Bazı alimlerin ileri sürdükleri çeşitli yollardan murat, insanların istidatlarının muhtelif oluşundandır. Bu söz tarikatlerin tek hedefe yöneldiklerini ifade eder. Zira bütün tarikatler Hakk'ın hoşnutluğunu kazanmayı gaye kabul etmiştir. Fakat bu rıza zaman ve mekan, şahıs ve ahval cihetinden çeşitli olabilir.
Allah Teala insanları çeşitli mizaç ve kabiliyette yaratmıştır. Her müslüman kendi istidat ve durumuna göre sorumluluk taşır. Mesela ashab arasında çeşitli meziyetlere sahip pekçok kimse vardı. Herbiri kendi istidat ve karakterine göre İslam'ı temsil etmiştir. Hazret-i Ebûbekr, Ömer, Osman ve Ali radıyallühü anhümde birbirlerinden farklı özellikler göze çarpmaktadır.
Tasavvufun ve tekkelerin te'siri
Tarikatler kuruluş gayeleri itibariyle cemiyete karışmış, devletlerin içtimaî, siyasî ve iktisadî hayatlarında büyük rol oynamış, insanları tek yolda (Kur'an yolu) birleştirmek istemiştir.
Müslümanların imanlarını güçlendirmek, olgunlaştırmak hedefine yürüyen bu teşekküller, bütün irşad vasıtalarından faydalanmayı bilmişlerdir. Bugün haberleşme vasıtalarının çoğalması, teknik imkanların artması, irşad için büyük kolaylıklar getirmiştir.
Nefsi dine ram, dini nefis için vicdan kılmak hal ile mümkündür. Tasavvufun "kâl"den ziyade "hâl" e ait bir ilim olduğunu söyleyebiliriz. Tatmak ve sevmek, seyr ü sülûk neticesinde hissedilir. "Tatmayan bilmez" sözü bu hususu belirtmek içindir. Yunus'un "Ballar balını bulması" da bu demektir.
Felsefî düşünce aklî delillere dayanır. Tasavvuf aklın ötesinde keşifle ma'rifetullaha ulaştırır. Kalb gözüyle Hakk'ı hisseden, ilme'l-yakînden, hakka'l-yakîne ulaşır.
Tasavvufta gaye ma'rifetullahtır. Allah Teala'ya yakın olmak müslümanın miracıdır. Peygamber aleyhisselam: "Namaz mü'minin miracıdır" buyurmakla, Allah'a yakınlığın bu ibadet sayesinde tamamlanacağını ifade etmiştir. Çünkü namaz, herşeyi bir kenara iterek, bütün varlığımızla Hakk'ın huzurunda olmanın zevkine varmak, gerçek sevgiye ulaşmanın arzusuyla yanmaktır. Bu sevgi, ruhu o büyük varlığa yüceltir. Bu sevginin, bütün benliğimizi sardığı, damarlarımızda dolaştığı, kalblerimizi titrettiği, tüylerimizi ürperttiği zaman varlığı hissedilir. İlahî aşk secdeye varan başımız ve ezan sesleriyle dolan gönlümüzde yaşar ve artar.
Tasavvufta ayrıca, şeyhlik makamının manevî bir silsile ile Hazret-i Peygamber'e ulaştığını, mürid, salik ve vasıl gibi dereceleri, sohbet ve halvet gibi özellikleri, şeyh, velâyet, abdal gibi makamları, keşif ve kerameti zikredebiliriz.
TASAVVUFUN MENŞEİ
Tasavvuf mesleğinin menşei hakkında, iştikâkında olduğu gibi çeşitli görüşler mevcuttur.
Tasavvufun müslümanlar arasında zuhûru, hicrî ikinci asrın ortalarına doğrudur.
Bugün elimizde mevcut eski tasavvuf kitaplarından sayılan "Nefehâtü'l-Üns"ün beyanına göre, sofî ismi verilen ilk zat hicrî 150 tarihlerinde vefat etmiş olan Ebû Haşim isminde bir zahiddir."10 Bu zatın Suriye'de Remle şehrinde bir zaviye meydana getirdiği ve saliklerine sofî ismi verdiği rivayet edilmektedir.11
Süfyân Sevrî, Ebû Haşim hakkında:
"Ben Ebû Haşim'i görmeden önce sofinin ne olduğunu bilmiyordum"12 demiştir.
Sofî ismi Peygamber Efendimiz zamanında yoktur. Bu kelime "Tabiîn" devrinde söylenmeye başladı.
Sofîyyenin zuhuru
Peygamber Efendimiz zamanında bütün müslümanlar o'nun sohbetlerinde feyz aldıklarından, kendilerine "sahabe" ismi verilmişti. Hazret-i Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin irtihallerini müteakip, sahabe-i kiramdan bu feyzi ahzedenlere "tabiîn" denmeye başlandı. Bu sırada müslümanlar arasında vahdet zayıflamaya birtakım batıl fikirler İslam camiası içerisine sokulup, salih ameller işlemekte, doğrulukta dinlerine olan samimi bağlılıklarında, zühdü takvada ileri giderek uzlet ve vahdeti ihtiyar ettiler. Kendi nefisleri için birtakım zaviye ve hücreler meydana getirdiler. Bu şekilde hareket eden kimselere "sofîyye" denmeye başlandı.
İslamiyetin ilk zamanlarında nefislerini riyazat ve zahidliğe vakfedenlere "zâhid, abid" gibi isimler verilirdi. Daha sonraları zâhidâne hayata sülûk etmiş kimselere "sofi" denmeye başlandı.13
Kuşeyrî, Sühreverdî ve İmam Gazalî, sahte sofilerden bahsettiklerinden, bir aralık "sofî" kelimesinin de "mütekellim" kelimesi gibi fena manaya çekildiği istidlâl olunabilir. Fakat bu büyük zatların eserlerinden sonra sofî kelimesi hakikî saliklere tahsis olunmuştur.14
Sofîyyenin zuhûru ile şeriat ilmi iki kısma ayrılmıştır:
a) Fukaha ve ehl-i fetvaya mahsus olan ahkam-ı âmmedir ki, ibadât ve muamelattan ibarettir.
b) Tasavvuf ehline ait mücâhede, muhasebe-i nefs, bunlardan hasıl olan zevk, vecd hâletleri, bunları ifade için kullanılan ıstılâhat ve izahattır. Daha ziyade zevken anlaşılabilen bu haller için "Men lem yezuk lem ya'rif" yani "Tatmayan bilmez" derler. Hazret-i Mevlana'ya "Âşıklık nedir?" diye sordukları vakit: "Benim gibi ol da öğrenirsin" demiştir.





google_protectAndRun("ads_core.google_render_ad", google_handleError, google_render_ad);
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Tasavvufun Mahiyeti
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Akabe Forum Radyo :: (¯`·.(¯`·.____ İSLAM-İ KONULAR____.·´¯).·´¯) :: Tasavvuf ve Tasavvufa Dair-
Buraya geçin: