İslami makaleler
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yapRadyo DinleMp3 Dinle Kur'an Dinledini bilgi yarismasi

Paylaş | 
 

 Dînî ve Sosyo-Psikolojik Açıdan Haset

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Ask-i Hüda

avatar

Mesaj Sayısı : 510
Points : 1334
Kayıt tarihi : 18/09/09
Nerden : İstanbul

MesajKonu: Dînî ve Sosyo-Psikolojik Açıdan Haset    Çarş. 2 Şub. 2011 - 23:38

Dînî ve Sosyo-Psikolojik Açıdan Haset
hikmet
18.12.2009
Haset Kelimesi

Haset kelimesi, çekememezlik, başkasında olan sağlık, zenginlik ve benzeri nimetlerden dolayı rahatsız olarak, kişiden o nimetin gitmesini istemek, kıskanmak manâlarına gelir (İ. Manzur, 3:148). Haset, kalpte bulunan, insanı kötülüklere sürükleyebilen en önemli gayr-i ahlâkî özelliklerden ve psikolojik rahatsızlıklardan birisidir. Bu rahatsızlık, bilgisizlik ve tamahkârlığın birleşmesi ve kaynaşması ile daha da ağır bir hale gelebilir.

Haset, çirkin huyların en zararlılarından olmakla birlikte derecesi itibarı ile farklı olabilmektedir. Kimi insanda haset duygusu bir an için gelip gider. Kiminde ise iyice yerleşir, bütün benliğine hâkim olur ve gittikçe de artar. İşte asıl üzerinde durulması gereken ve tehlikeli olan haset türü budur.

Hasedin gıpta şeklinde olanı mahzursuzdur. Fakat bunun sınırı ayarlanamadığı takdirde bazen mahzurlu olan kıskançlık derecesine girebilir. Meselâ bir kimse, beğendiği, takdir ettiği ve gıptayla baktığı bir ehl-i ilim hakkında, daha sonraları, "Niye onda ilim var da bende yok?" duygu ve düşüncesi içinde olursa sınırı aşmış olur. İşte arada böyle ince bir fark vardır. Bundan tevakki etmek, dikkatle basmak ve o noktada batmaktan korkmak lazımdır. İnsan, "gıpta sınırındayım" derken, farkına varmadan haset sınırına girmiş olabilir. O bakımdan, mü'min kardeşlerinin gıpta damarını tahrik etmemek de gıpta edilecek halde bulunan kimselere düşen bir vazifedir (Gülen, Zaman-Akademi).

Haset duygusu, şayet farkına varılabiliyorsa, öncelikle kişinin kendisini rahatsız edecek bir duygudur. Çünkü bu duygunun etkisi altındaki bir insan, karşısındaki kişinin sahip olduklarından dolayı haset duyduğunu anlasa, bencilliğinden ötürü kısmen de olsa rahatsızlık hisseder. Bu rahatsızlığının yanı sıra, iç dünyasının derinliklerinde mahrum kalmış olma' duygusunu beslemek ve büyütmek, hasta değilse bile insanı ruhen çökertebilecek hale getirebilir. Böyle bir insan, enerjisinin büyük bir kısmını, kendisi ve başkaları arasında gereksiz mukayeselerle harcar. Bu da diğer insanlara karşı haset duymasına, onlarla kendisi arasında iletişim, arkadaşlık ve dostluğu ile ilgili engellerin oluşmasına sebep olur.

Haset, insanın kendi hayatı ile ilgili yüksek perspektifler geliştirmesine ve sorumluluklarını bihakkın yerine getirmesine mani olur. Ayrıca, insanı lüzumlu işlerinde ve öncelikli sorumluluklarında hareketsiz ve tutuk bir halde bırakır. Hasedin büyüklüğüne göre ahlakî bozukluk daha da büyük hale gelebilir. Hasetçi bir zihin, "tabir caizse" haset tarafından yoldan çıkarılmıştır. Ama kişinin bundan haberi yoktur. Haset eden, anlaşılmaz bir şekilde kendisinde bulunmayan nimetlerin yokluğundan dolayı rahatsızlık duymaktadır. Bu rahatsızlık, aynı zamanda âdil olmaya, Cenâb-ı Hakk'ın adaletine, sağduyuya ve diğer erdemlere karşı da olumsuz bir tavır takınmadır.

İmam Gazalî'ye göre haset ancak bir nimete karşı olur. Allah bir kimseye bir nimet bağışladığı zaman, diğer insanda ona karşı iki türlü hal belirir:

1. O nimeti çok görerek kişinin elinden gitmesini istemektir ki, buna haset denir. Hasedin tezâhürü de karşıdaki insanın elinde bulunan varlığı ve nimeti çok görmek, bu nimetin yok olması halinde de sevinmektir.

2. Başkasındaki varlığa ne sevinmek, ne de o varlığın yok olmasını istemektir. Tam aksine, o insanda bulunan nimetin kendisinde de bulunmasını arzu etmek, istemektir. Buna ise gıpta denilir.

Birinci durum, yani başkasının elinde bulunan bir nimetten hoşlanmayarak onun yok olmasını istemek, İslâm âlimleri tarafından haram telâkki edilmiştir. Ancak, bu kaidenin belki şu şekilde bir istisnası bulunmaktadır. Şöyle ki: Bir fâcir veya kâfirde bulunup fitne uyandıran, insanlar arası ilişkilerin bozulmasına, herkese eziyet edilmesine sebep olan nimetin ortadan kalkmasını istemek, bundan hoşnut olmamak haram ve günâh değildir. Çünkü onun yok olmasını istemek, bir nimeti çekemeyerek yok olmasını istemek değildir. Aksine, bir fitne ve zulüm aracının ortadan kalkmasını istemek demektir (Gazalî 1975, 3: 425-426).

Âyet-i Kerîmelerde Haset Konusu

Âyet-i kerîmelerdeki "haset" konusunu anlamaya çalıştığımızda ferdî' ve içtimaî' haset şeklinde genel olarak iki temel ayırım yapabileceğimizi görmekteyiz. Dolayısıyla bu başlığın altında ferdî ve içtimaî haset ile bu haset türlerinden korunma yollarına kısaca temas etmek istiyoruz.

Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır:

إِنْ تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَإِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُوا بِهَا وَإِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لَا يَضُرُّكُمْ

كَيْدُهُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ

"Size bir ferahlığın, bir nimetin ulaşması onları (dini inkâr edenleri) tasalandırır. Bir fenalığın gelmesine ise, âdeta bayılırlar. Şayet siz sabreder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, onların tuzakları size hiçbir zarar veremez. Çünkü Allah, elbette onların yaptıklarını ilmiyle, kudretiyle kuşatmıştır. " (Âl-i İmran, 3/120).

Bu âyet-i kerimede görebildiğimiz ana hususlar şunlardır:

a. Özellikle dini inkar edenler, dinden ve dindardan hoşlanmayanlar, iman edenlere Rabbileri tarafından bir ferahlık ya da nimetin ulaşması karşısında dert, üzüntü ve tasaya düşerek haset etmektedirler.

b. Yukarıdaki duruma bağlı bir şekilde, dine ve dindara gelen bir musibetten dolayı da bu insanlar büyük bir sevinç duymaktadırlar.

c. Dinden ve dindardan hoşlanmayanlar, dindar insanlara herhangi bir iyiliğin ulaşmaması, dindarların bir şekilde kötülüğe maruz kalmaları için de sinsi bir tarzda uğraşacaklardır.

Cenâb-ı Hak (c.c.), dine ve dindara düşman olanların kurmaya çalışacakları bu tuzaklardan nasıl korunulabileceğine dair çözüm yollarını da belirtmiştir. Âyet-i kerime, bu tuzaklardan korunabilme hususunda iki temel noktaya dikkatlerimizi çekmektedir:

a. Ma'siyete ve günahlara karşı, ayrıca kâfirlerden gelen ezaya, cefaya karşı "sabır" gücü ile karşı koymak,

b. Allâh'ın emirlerine uyup, yasaklarından kaçınmakla da "takva" korunağına sığınmak.

Allâme Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyet-i kerimenin tefsirinde şöyle demektedir: "İşte bütün bunlara karşı Müslümanların vazifesi sabredip korunmak. İktisab-ı fezail ile onları hasetlerinden çatlatmaktır. Eğer Müslümanlar Allâh'a tâatte sabrederler ve nehiylerinden içtinab ile iyice korunurlarsa o kâfirlerin ve o münafıkların hilelerinin ve entrikalarının hiç bir zararını görmezler." (Yazır 1979, 2: 1164)

Kur'ân-ı Kerîm'de, Ehl-i Kitabın içlerindeki hasedin, kendilerini nasıl bir yola sürüklediği de şöyle anlatılmaktadır:

وَدَّ كَثِيرٌ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ إِيمَانِكُمْ كُفَّارًا حَسَدًا مِنْ عِنْدِ أَنفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ الْحَقُّ

فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

"Sırf nefislerinden ileri gelen bir kıskançlık sebebiyle, Ehl-i Kitap'tan pek çoğu, gerçek kendilerine ayan beyan belli olduktan sonra, sizi imanınızdan uzaklaştırıp kâfir haline çevirmek isterler. Allah bu husustaki emrini bildirinceye kadar affedin ve hoşgörün. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir. " (el-Bakara, 2/109)

Cenâb-ı Hak, onların bu olumsuz tutum ve davranışlarına, içlerinde besledikleri haset duygularına karşı, korunma ve çözüm olarak Müslüman topluluklardan şu adımları atmasını istemektedir:

a. Bu insanların incitici tavır ve davranışları karşısında afv u itidal yolunu seçme;

b. Toplumlararası asgari müşterekleri kaybetmeme,

c. Münakaşa sebeplerinden uzak durup, Allah'ın vereceği hükmü ve meseleleri yönlendireceği yönü bekleme.

Şimdi aktarmaya çalışacağımız Şurâ, 42/15. âyet-i kerimede ise Cenâb-ı Hakk, kendilerine ulaşmış bulunan sahih bilginin rağmına hareket ederek birbirlerine haset etmiş ve neticede de tefrikaya düşmüş topluluklar ile Müslüman toplumların iletişim ve diyalog çizgilerini belirlemektedir. Âyet-i kerîme, takınılması gerekli tutum, tavır ve davranışları "görebildiğimiz" toplam dokuz maddede net bir şekilde belirlemiştir. Şöyle ki:

فَلِذَلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَقُلْ آمَنْتُ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتَابٍ

َ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمْ اللَّهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ لَا حُجَّة بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ

اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ

1. Ne olursa olsun doğruya, iyiye ve güzele çağrı devam etmelidir;

2. Müslüman toplumun kendilerine gelmiş olan emir ve yasaklar doğrultusunda istikamet üzere olması gerekmektedir;

3. İhtilafı, tefrikayı ve ayrılığı körükleyen, bunu insanların normal bir durumuymuş gibi gören kişilerin yanlışlıklarına, onların ve karşı tarafın heva ve heveslerine uymamak lüzumu vardır;

4. Allâh'ın indirmiş olduğu her Kitaba ve Allah'ın Kitabı'nda buyurduğu her şeye iman etmek, her mü'minin şiarıdır;

5. Bütün insanlar arasında adalet ölçülerini esas almak gerekir;

6. Allâh, Kendisine inanılsın inanılmasın, herkesin Rabbidir;

7. Her toplum, kendi yaptıklarından sorumludur ve kimse kimsenin suçunu çekmez; kimsenin suçu kimseye yüklenmez;

8. Herkes kendi yaptığından sorumlu ve Allah herkesin yaptıkları hakkında hükmünü vereceğine göre, gereksiz tartışmalara girmekten kaçınmak gerekir;

9. Herkesin hesap merciinin Allâh (cc) Teâlâ olduğu hususunun kavranması önemlidir.

Hasetten Koruma

Şimdi de, hasede maruz kaldığını düşünen bir kimsenin, korunma yollarına bakmaya çalışalım.

Kur'ân-ı Kerîm'in bu konu ile ilgili âyet-i kerimesi bilindiği üzere "Felak" suresinde şöyledir:

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ

"De ki: Sabahın Rabbine sığınırım: Yarattığı şeylerin şerrinden; Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden; Düğümlere üfleyip büyü yapan büyücü kadınların şerrinden; Ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden." (Felak, 113/1-5)

Bu sure-i şerifede dört şeyin şerri/kötülüğünden Cenâb-ı Hakk'a sığınılması emredilmiştir. Kendisinden Allâh'a sığınılması emredilen bu kötülük kategorileri:

1. Mahlukların şerri,

2. Gece karanlığı vesilesi ile meydana gelebilecek şerler,

3. Büyü yapanların şerleri ve,

4. Haset ettiği zaman hasetçinin şerri.

Burada özellikle son hususu ele almak istiyoruz. Haset eden kişi, haset ettiğine fiilî zarar vermeye kalkabileceği gibi, hasetçinin kalbinin ve tavırlarının ürettiği şerareler de, göz değmesinde olduğu gibi, haset edilen kişiyi etkileyebilir. Belki bir gün bu şerare ve etkiler daha müşahhas olarak tesbit de edilebilir. Her ne olursa olsun, Kur'an-ı Kerim'de yer yer vurgulandığı üzere, Allah dilemedikçe kimseye bir zarar erişmez; yine Allah dilemedikçe kimseye bir fayda da erişmez. Ayrıca, bir kimseye bir zarar eriştiğinde de, bunu Allah'tan başka da kimse savamaz. Şu halde, Allah'a samimi sığınma, kişiyi kendisine gelecek şerlerden koruyacağı gibi, gelen zararlı giderme de birinci derecede ödemlidir.

Rivayet edildiği üzere Efendimiz (s.a.s.), yatağına yatmadan önce mutlaka mübarek ellerini birleştirir, İhlâs, Nâs ve Felak surelerini bir arada üç defa okur, avuçlarına üfledikten sonra bütün vücudunu sıvazlar, öyle yatardı (Buharî, "Fedâilü'l-Kur'an, 14; Müslim, "Selâm", 50 [2192]).

Haset edenin şerrinden sığınmak için daha başka tedbirler de alınabilir.

1. Haset edenin yaptığına sabretmeli ve sabırsız davranarak onun seviyesine inmemelidir.

2. Haset eden Allah'tan korkmasa, halktan utanmasa ve hattâ çok terbiye dışı davranışta bulunsa da, haset edilen kişi takva ve adaleti elden bırakmamalıdır.

3. Kalbinde haset edene pek yer vermemeli ve fazla düşünmemelidir. Onu fazla düşünmek, ona mağlup olmanın başlangıcı olur.

4. Haset edene karşı kötü muamele yapmamalıdır. Onu bağışlamalı, hattâ belki İmkân varsa ona iyilik ve ihsanda bulunulmalıdır. Haset edenin kendisine ne gibi kötülükler düşündüğüne de aldırmamalıdır.

5. Hasede uğrayan Allâh'a olan itimadında sebat göstermelidir. Çünkü bir insanın kalbinde Allâh'a itimat kökleşmişse, o insan hiçbir kimseden korkmaz. (Bkn. Mevdûdî 1988, 7:326)

Hadis-i Şeriflerde Haset Mevzuu

Şimdi de hadîs-i şeriflerde Efendimiz (s.a.s.)'in "haset" konusunu nasıl değerlendirdiği görmeye çalışalım.

Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor: Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) ile beraberdik. Buyurdular ki:

"Şimdi, yanınıza Cennetlik bir adam gelecektir."

Az sonra, sakalından abdest suyu damlayan ve ayakkabılarını sol eline almış bir şekilde Ensar'dan birisi çıkageldi. Ertesi gün olunca, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) yine evvelki gibi söyledi. Bu defa yine aynı kişi çıkageldi. Üçüncü gün olunca, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) yine aynı sözü tekrar etti ve yine aynı adam geldi. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) kalkınca, Abdullah b. Amr, o adamın yanına giderek kendisini birkaç günlüğüne misafir etmesini istedi. Abdullah ibn Amr (r.a.), hadisenin devamını şöyle anlatır:

"Üç geceyi onunla bir arada geçirdik. Fakat, geceleri kalkıp namaz kıldığını görmedim. Ancak, sabah namazına kadar her uyanışında Allah'ı andığını işitiyordum. Onun, bu zaman zarfında hayırdan başka bir şey konuştuğunu duymadım. Bu üç günün nihayetinde onun amelini küçümseme eğilimindeydim. Kendisine dedim ki:

"" Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in üç kere: "Şimdi, yanınıza Cennetlik bir adam gelecektir." dediğini işittim. Üçünde de sen çıkageldin. Amelini anlamak için senin yanında kalmak istedim. Fakat, büyük bir amel işlediğini görmedim. Seni, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in söylediği mertebeye ulaştıran nedir?"

"" Sadece gördüğün bu durumumdur." dedi. Ben dönüp gitmek üzereyken seslendi ve bana:

"" Ancak şunu da ilâve etmeliyim ki, ben Müslümanlardan hiçbir kimseye karşı kalbimde kin ve hile tutmam. Allâh'ın verdiği herhangi bir hayırdan dolayı da hiç kimseye asla haset etmem." dedi. Bunun üzerine Abdullah:

"" İşte, seni o dereceye ulaştıran budur" dedi." (İ. Hanbel, Müsned, 3:166)

Efendimiz (s.a.s.)'den başka bir rivayette ise şöyle buyurulmaktadır:

"Üç şey vardır ki, hemen herkeste bir parça bulunur. Bunlar:

1. Kötü düşünme (delilsiz, zanna dayalı yargı/düşünüş),

2. Uğursuzluğa inanma ve

3. Hasettir.

Şimdi de bunlardan kurtuluş çarelerini size öğreteyim:

1. Kötü düşünmeye başladığın zaman, üzerinde iyice durup da işin iç yüzünü anlamaya çalışma.

2. Uğursuzluğuna inandığın bir şeyle karşılaştığında, ona aldırış etmeden yaptığın işe devam et.

3. Haset ettiğin kimseye karşı da sınırı aşma." (Aclunî, 2/243. Aclûnî, senedi zayıf olmakla birlikte, İbn-i Ebi'd-Dünya, Taberânî ve Tirmizî şerhinde Sehâvî'nin bu hadis-i şerifi naklettiğini belirtir.)

Hz. Zübeyr (r.a.) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.s.) buyurdular ki:

"Size geçmiş toplumların hastalığı sirayet etti: Bu, haset ve buğzdur. Bu, kazıyıcıdır. Şunu bilmelisiniz ki, kazıyıcı' derken saçı kazır' demiyorum. O, dini kazıyıcı'dır. Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin ederim, sizler iman etmedikçe Cennet'e giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi sevmeye yardımcı olacak şeyi haber vereyim mi: Aranızda selâmı yaygınlaştırın." (Tirmizî, "Sıfatü'l-Kıyâme", 57 [2512])

İbnu Mes'ud (r.a.) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.s.) buyurdular ki:

"Şu iki kişi dışında hiç kimseye gıpta etmek caiz değildir:

1. Allah'ın kendisine verdiği hikmetle hükmeden ve bunu başkasına da öğreten hikmet sahibi kimse,

2. Allah'ın kendisine verdiği malı hak yolda sarf eden zengin kimse." (Buharî, "İlim", 15; Müslim, "Salâtü'l-Müsafirîn", 268 [816])

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.s.) buyurdular ki:

"Haset, çekememezlik hayırları yer bitirir, tıpkı ateşin odunu yeyip tükettiği gibi. Sadaka hataları söndürür, tıpkı suyun ateşi söndürmesi gibi. Namaz, mü'minin nurudur. Oruç ateşe karşı kalkandır." (Tirmizî, "Salât", 433; Nesaî, "Bey'at", 35)

Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki:

"Kâfir ile onu öldüren ebediyen Cehennem'de bir araya gelmezler. Keza bir kulun karnında, Allah yolunda (yutmak zorunda kaldığı) tozla Cehennem ateşi de bir araya gelmezler. Keza, bir kulun kalbinde iman ile hased de bir araya gelmezler." (Müslim, "İmaret", 130; Ebu Davud, "Cihad", 11)

Bir başka rivayette ise Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır:

"Mü'minin dört düşmanı olur:

1. Haset eden mümin,

2. Gadaplı (öfke besleyen) münafık,

3. Yoldan çıkaran şeytan,

4. Savaşan kâfir." (Münavî, Feyzu'l-Kadîr, 5/373; Kenzu'l-Ummâl, 1:146)

Ebu Said el-Hudrî'den yapılan rivayete göre Cibril aleyhisselâm Resulullah (s.a.s.)'in yanına geldi ve: "Ey Muhammed, hasta mısın?" diye sordu, "Evet!" cevabını alınca, Cibril (a.s.) şu duayı okudu. "Bismillahi ürkîke, min külli dain yü'zîke ve min şerri külli nefsin ev aynin hâsidin Allahu yeşfîke, bismillâhi ürkîke, (Allah'ın adıyla, sana eza veren bütün hastalıklara karşı, bütün kötü nefis ve haset gözlere karşı sana okuyorum. Allah sana şifa versin, ben Allah'ın adıyla sana dua ediyorum)." (Müslim, "Selâm", 40 [2186]).

Buraya kadar nakletmiş olduğumuz hadîs-i şeriflerden şu sonuçlara ulaşabileceğimizi görmekteyiz:

a. İnsanın kalp ve ruhunda başkalarının maddî ve manevî üstünlüğüne karşı bir haset beslememe, imanın tezahürlerinden, kâmil imanın alâmetlerinden olup, vesilelik planında onun Cennet'e girebilmesindeki en önemli faktörlerden biri olduğu anlaşılmaktadır.

b. Haset duygusunun önüne geçilemese dahi, haset edilen kişiye karşı insaf ve

iz'an ölçülerini kaçırmamak, hasedi ona kötülük yapma noktasına taşımamak, sınırı aşmamak gereklidir. Bu ölçüler sayesinde kişi, karşısındakinin maddi-manevi varlığını yok etmeye çalışmayacak, haksız kazanç, suiistimal, zimmet, vb. suçları irtikap etmeyecektir.

c. Ateşin odunu yiyip bitirdiği örneğinden hareketle, haset duygularının da insanın salih amellerini yok edebileceği hatırlanarak, hasetten korunmaya çalışmak elzemdir.

d. Allâh'a, Peygamberlerine, Kitaplara, hasılı âmentü esaslarına gönülden

inanan bir insanın, diğer insanların maddi-manevi zenginliklerinden ötürü rahatsız olması, onlara haset etmesi mü'min vasfı ve davranışı değildir. Çünkü haset, Cenab-ı Allah'ın takdirine karşı olma demektir. Kendisini haset duygularına kaptırmış bir kişi, imanının tehlikede olduğunu düşünüp tedbir almalı, kalbini ve gönlünü haset kirlerinden temizlemelidir.

e. Bir insanın haset dolu bakışları ya da tavırlarından etkilendiğini düşünen bir kimsenin Cenâb-ı Hakk'a dua ile ilticada bulunması, âfiyet ve şifâ talep etmesi yerinde bir davranış olur.

Kısaca, haset, kalp ve ruhun en önemli hastalıklarındandır. Kalp ve ruh hastalıkları ise ancak ilim ve amel ile tedavi edilebilir. Haset hastalığını tedavi edebilmek için de öncelikle hasedin din ve dünya için getirdiği zararları bilmek, bu hususta ilim sahibi olmak gerekmektedir. Bu sebeple kişinin kendine düşman olması anlamına gelen hasetten kurtulmak için, hasedin şu zararını iyice anlamalıdır:

Haset eden, Allah'ın yaptığı taksim ve takdire rıza göstermiyor, onun

iradesine karşı geliyor demektir. Âdeta, Allâh'ın (c.c.) bize gizli kalan hikmeti ile, mülkünde gerçekleştirdiği adalete kızmakta, onu tenkit etmektedir. Bu ise, kişinin tevhidin özüne ters düşmesinden, dolayısıyla imanının zedelenmesinden başka bir şey değildir. Ayrıca, Bediüzzaman'ın o veciz ifadeleri içerisinde düşünecek olursak, "kaderi tenkit eden, başını vurur, kırar. Rahmete itiraz eden rahmetten mahrum kalır." (RNK, "Mektubat", 471)

Hasetten Kurtulma Yolları

Şimdi, hasedi kalpten atabilmenin bazı yollarına maddeler halinde kısaca temas edelim:

1. Hasetten vazgeçmek için onun bu zararını bilmek bile yeterlidir. Fakat bunun yanında, haset eden kimsenin bir mü'mini aldatma, ona nasihat etmeyi terk etme, mü'minleri sevmek yolundaki İslâm'ın açık emirlerini kale almama, mü'minlerin zarara uğramaları halinde bundan en çok sevinecek olan insî ve cinnî şeytanların emellerine alet olma gibi hiç de küçümsenmeyecek suç ve günahların işlenmiş olacağı unutulmamalıdır. Bu menfi özellikleriyle, kalbin saflığını ve temizliğini gideren ruhi ve kalbi bir hastalık olan haset, ateşin odunu yakıp yok etmesi gibi insanın iyi huy ve amellerini de yıkıp, yok eder (Ebu Davud, "Edeb", 44).

2. Haset eden kimsenin içinde sürekli bir çekememezlik ateşi yanar. Bu ateş onu yakar, yavaş yavaş eritir. Çünkü haset eden, haset ettiği kimsede nimetin arttığını gördükçe rahatsızlık ve sıkıntısını çoğalır. Hasetçinin göğsü daralır, uykusu kaçar. Âdeta amansız bir hastalığa düşer. Bu ise, kişinin ancak kendine düşman olanların isteyebileceği bir durumdur. Yine Bediüzzaman'ın ifadesi ile, haset öncelikle haset edenin kendisini ezer, mahveder, yandırır. Bunun yanında haset edilen kimseye o hasedin zararı ya azdır ya da hiç yoktur (RNK, a.y.). Öyleyse akıllı kişi, âhiret hesabı ve korkusunu temel alarak, aklının gereğini yerine getirmeli ve bu yararsız azaptan kurtulmayı istemelidir. Hasedin âhirette sebep olacağı ceza da oldukça önemsenmelidir. (Gazalî, 3:440-442)

3. Hasedi tedâvî etmenin bir diğer yolu, bu menfi duygunun isteklerini yerine getirmeyerek, hattâ aksini yaparak haset duygusuna hükmedebilmeyi öğrenmektir. Sözgelimi içteki haset duygusu birisini kötülemesini istediğinde kişi, bunu şeytanın kendisi için hazırladığı tuzağa düşmek demek olduğunu anlayarak tersini yapmaya çalışmalı ve nefsine ağır da gelse o kişiyi övmelidir. Haset duygusu, kendisinden birisine karşı kibirli davranmasını istediğinde, bu duygusuna karşı koyarak tevazu göstermelidir. Yine haset duygusu cimriliği, vermemeyi fısıldadığında, cömert davranmalı, kendisini verme konusunda zorlamalıdır. Kişinin bu türden müspet davranışları, karşısındaki insanı memnun eder ve onun tarafından da sevilmesine sebep olur. Bu şekilde karşılıklı sevgi başlar ve zamanla haset hastalığı da yok olur. Baştan zorla yapılan bu davranışlar zamanla insanın kişiliği, ikinci bir fıtratı haline gelerek, kökleşir. Neticede şeytan bu gelişmeden hoşnut olmayacak, olumlu gelişmeyi engellemek isteyecektir. Müspet davranışlarının kendine olan güvensizlikten, bir takım endişe ve korkulardan ileri geldiğini öne sürerek onu iğfal etmeye çalışacaktır. Fakat mü'min şeytanın vesvesesine kendisini kaptırdığında sapacağını, ziyana uğrayacağını unutmayarak, daimi bir gayret ve çaba içerisinde bulunmada Allâh'tan sabır ve azim dileyecektir (Gazalî, 3: 445-446).

4. Şu fani dünyada fani şeylere bel bağlayıp gönül vermek, onların bizde olmasını temenni edip başkalarınınkinin de zevalini düşünmek, mü'mine asla yakışmaz. Kişi, Cenab-ı Hakk'ın baki nimetlerine hasr-ı nazar ederek bunların zevali ve baki nimetlerin de bekası muvazenesiyle hasedine konu teşkil eden şeyi değerlendirebilir.

5. Ayrıca haset eden, hiç olmazsa bu hissini izhar etmemeye bakmalı ve bu mevzuda egzersiz yapmalıdır. Evet kişi, hasedi izhar etmek suretiyle kendini hasede alıştırmamalıdır. Bu noktada kendisini te'dib etmeli, elini, ağzını, gözünü, dilini ve kulağını kontrol altında tutmalıdır (Gülen, Zaman-Akademi sayf.).



Hadis Kaynakları Dışındaki Kaynaklar

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I-X, C. 2, Eser Neşriyat, 1979.

Gülen, Fethullah "Hasedin Zararları", 9.3.2004, Akademi, Zaman Gazetesi.

İbn Manzur, Lisânu'l-Arap, I-XII, C, 3.

İmam Gazali, İhyâu Ulûmi'd-Dîn, Terc. A. Serdaroğlu, I-IV, C. 3, Bedir Yay., İst., 1975.

El-Mevdudî, Ebu'l A'lâ, Tefhîmu'l-Kur'ân, I-VII, C. 7, İnsan Yayınları, İst., 1988.

Nursi, Bediüzzaman Said, Risâle-i Nur Külliyatı, "Mektubat".



Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://askihuda.over-blog.com
 
Dînî ve Sosyo-Psikolojik Açıdan Haset
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Akabe Forum Radyo :: (¯`·.(¯`·.____ İSLAM-İ KONULAR____.·´¯).·´¯) :: Tasavvuf ve Tasavvufa Dair-
Buraya geçin: