İslami makaleler
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yapRadyo DinleMp3 Dinle Kur'an Dinledini bilgi yarismasi

Paylaş | 
 

 Velilik Vasıfaları ve Erzurum Velileri

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Ask-i Hüda

avatar

Mesaj Sayısı : 510
Points : 1334
Kayıt tarihi : 18/09/09
Nerden : İstanbul

MesajKonu: Velilik Vasıfaları ve Erzurum Velileri    Çarş. 2 Şub. 2011 - 23:35

Velilik Vasıfaları ve Erzurum Velileri
Sıtkı Aras, Yeni Ümit Dergisi, sayı: 68
18.12.2009
Cumhuriyet devrimizin önde gelen şairlerinden Faruk Nafiz Çamlıbel, Erzurum ve Erzurum'un insanı hakkında şöyle enteresan bir kanaat taşırdı: "Anadolu şehirlerinin garip bir hususiyetleri vardır. En büyüğünü, en mükemmelini altı saat içinde anlamak kabildir. Bununla beraber, Erzurum'u iki üç günde gezmek mümkün olduysa da, anlamak kabil olamadı. Erzurumlular, ihtiva etmiş oldukları manâyı, sükutlarıyla en iyi şekilde ifade eden kimselerdir."

Kolay veya güç anlaşılabilme, basitlik ve giriftlikle ilgilidir. Birinci vasfa sahip olanlar, elbette daha kolay anlaşılabilmektedirler. Meselâ, on binlerce ferde sahip olan bir karınca kolonisinde sadece birisinin incelenmesi diğerlerinin bütünü hakkında bir kanaat verir. Eşref-i mahlûkat olan insan ise böyle değildir. İnsanlar, fizikî olarak çok önemli müşterekler taşısalar da, her insan ayrı ve başlı başına bir âlemdir. Dünya insanları içerisinde Anadolu insanı, Anadolu'da da Erzurum insanı daha başlı başına bir âlemdir. Dolayısıyla da Faruk Nafiz'e diğer şehirlerde olduğu gibi kısa süre içerisinde tanınabilme imkânı vermemişlerdir.

Sosyologlar, Erzurum'da dadaş (aksiyoncu), hanedan (misafirperver, yardımsever), nüktedan ve velî (gönül adamı) olmak üzere dört tip insan olduğunu ileri sürerler. Yine onlara göre, bu tiplerden birincilerin varlığı, Erzurum'un geçiş, yani birçok cihangir orduların uğrak yeri olmasından, ikincilerin varlığı İpek Yolu üzerinde bulunmasından, üçüncülerin Erzurum'da kış mevsiminin uzun sürmesinden, dördüncülerin yani velîlerin ise, bu şehrimizin alperenlere, babalara, dervişlere ilk kapı olmasından kaynaklanmaktadır.

İslamî inanç sisteminde, yaratılan her şey güzeldir ve hiçbir şey sebepsiz yaratılmamıştır, yaratılmaz da. Her varlığın yaradılışının pek çok hikmetleri vardır. Hâdiseler ya bizzat veya neticesi itibariyle güzeldir. Bu yüzdendir ki, büyük Yunusumuz:

Nazar eyle ileri,

Pazar eyle götürü;

Yaratılanı hoş gör

Yaratandan ötürü!

der.

Menkıbelerde anlatılandan çok, kastedilen manâya bakılır ve bakılmalıdır. Bir prensip olarak insanlar, tüm diğer yaratıklardan üstündürler. Peygamberler ise, bütün insanlardan üstündür ve Hz. Musa (a.s.), peygamberler içinde 5 büyük rasûlden biridir. Varlığın efendisi, Peygamber Efendimizdir (s.a.s.). Genel kabule göre, Peygamberleri dört büyük melâike, Hulefa-i Raşidîn, Aşere-i Mübeşşere, Bedir'e katılanlar ve diğer sahabeler takip etmektedir. Daha sonra, toplum olarak Tabiîn efendilerimiz gelir. Fert olarak ise, sonraki asırlarda, Hz. Mehdî gibi, Tâbiîn'i geçenler bulunabilir. Büyüklük sıralamasında peygamberlerden sonra gelen insanlar için genellikle velî tabiri kullanılır. Bunlar içinde asfiyâ denilen ilim ve velâyet erbabının ayrı yeri bulunmaktadır.

Velî, "Allah'ın sevgili kulu" anlamına gelmektedir. Cenab-ı Allah, kısmen bilebildiğimiz kısmen bilemeyeceğimiz bazı sebeplerle kulları içinde bazılarına hususî mükâfat bahşeder. Bunların bazıları hakkında halkın hüsnüzannı olup, öyleleri velî tanınsa ve belki pek çoğu öyle olsa da, Cenab-ı Allah (c.c.), halkın içinde velî kullarını ekseriyetle gizler. Dolayısıyla, dış görünüşüne, sosyal statüsüne vb. bakarak değer vermediği avam insanlar arasında büyük velîler bulunabilir. Bu hususta Hızır aleyhisselâma atfen şöyle bir menkıbe anlatılır. Hz. Hızır, bir gün bir camide namazında tadil-i erkâna riayet etmeyen pejmürde kılıklı birisini ikaz etmek ister. Tepki olarak, o şahıstan "Beni kızdırma! Hızır'ın aramızda olduğunu söylerim." cevabını alır (Hemen belirtelim ki, bu da bir menkıbedir. Çünkü, halk arasında meczup bilinen veya gerçekten standart değerlendirmelere göre öyle diyebileceğimiz velileri istisna edecek olursak -ki, naklettiğimiz menkıbedeki şahıs bunlardan birisi olabilir- tadil-i erkân namaz için esastır ve Şeriat harici velâyet mümkün değildir). Hızır aleyhisselâma, "Sana yalnız Beni seven velî kullarım bildirildi, Benim sevdiklerimse bende gizlidirler." hitabı gelir. Yüksek maden mühendisi muhterem bir arkadaş anlatmıştı: "Bir gün Sultan Ahmet'te namaz kılarken devrimizde velî olup olmadığını aklımdan geçirdim. Selâmdan sonra, sağımda duran hırpani kılıklı bir zat kulağıma eğilerek, bulunduğumuz safta üç tane olduğunu söyledi." Erzurum'da meşhur Eşo'nun Kore harbinde defalarca görüldüğü ileri sürülmektedir.

Velîliğin bazı şartları konusunda âlimlerimiz hem fikirdirler. Bunlar nezaket, edep, tevazu, takva, halka hizmet, dünya malına itibar etmeme, sabır v.s.dir. Hattâ halkımız, kerameti de velîliğin bir vasfı kabul etmiş ve öyle itikad etmiştir. "Alimin yanında diline, velînin yanında kalbine sahip ol!" meşhur sözdür. Burada, bu vasıfların ilk üçünde öne çıkan ve Erzurum'da velî olarak tanınmakta olan bazı muhterem zatlardan söz etmek istiyoruz.

Nezaket

İnsanlığın sertaçlığını tayin eden İslâm, hedeflediği insan tipinde nezaketi en başta gelen prensip edinmiştir. Normal şartlar dahilinde nezaket sınırlarını aşmanın İslâm'da yeri yoktur. İslâmî yaşayışın altın levhaları arasında nezaketin zirvesini Hazret-i Hasan ve Hüseyin efendilerimizin bir davranışlarında görürüz. Her iki kardeş de çocuk denilecek yaştadırlar. Birisinin hatalı abdest almasına şahit olurlar. Şifahî olarak ikaz etmelerine yüksek nezaketleri elvermez. Derler ki: "Amca, şimdi biz abdest alacağız, hatalı olup olmadığımız hususunda bizleri uyar." Ve gerçek abdest alınış şeklini sergilerler. Adamcağız, meseleyi anlayarak tövbe eder. Erzurum velilerinde de benzeri tablolara çokça rastlanmaktadır. Bunlardan birkaç tanesi şöyledir:

Hacı Haşıl Hazretleri (1860–1910), şeyhinin oğlu olup, kendileri gibi âlim, fazıl bir zat olan Hacı Halim Efendi'nin devamlı arkasını kıbleye dönüp oturmasından rahatsız olmaktadırlar. Bu hareket tarzı avam için fazla nakıs olmayan bir tavırdır. Ancak, taze yağmış olan karın üzerindeki bir sigara dumanı lekesinin dahi sırıtması misali, bir velide göze batmaktadır. Hacı Haşıl Hazretleri bunu hoş görmemekte, fakat direk ikaz etmeğe de nezaketi el vermemektedir. Bir gün kıbleyi gösteren bir pusula gönderir ve bundan ibret almasının gerektiğini söyler. Kimse, bir demir parçasıyla ibret almanın irtibatını anlayamaz. Ancak, Hacı Halim Efendi pusulayı görür görmez vaziyeti anlar. Çünkü güney istikameti gösteren ibre, devamlı sırtını dönüp oturduğu yöne işaret etmektedir.

Büyük Efe hazretlerinin (Alvar imamı Muhammed Lütfü Efendi 1865-1955), torunlarından çok hürmet duyduğum merhum Sadi Efendi henüz çocuktur. Sabahları kimselerin olmadıkları zamanlarda Efe'ye bazı âyetler veya dualar okumaktadır. Ancak bazı yanlışları vardır. Efe Hazretlerinin yüksek nezaketleri, bu kendilerinden en az altmış yaş daha küçük olan öz torununu ikaz edebilme derecesinden bile incedir ve Sadi Efendi'nin bu hatalarının düzeltilmesini halifelerinden Hacı Salih (Sezgin) Efendiye havale eder.

Vehbi Efendi (1875–1947), büyük bir çevrecidir. Yolda, sokakta, caddede gördüğü kâğıt parçalarını toplayarak duvar kovuklarına sokar, moloz taşları yollardan kaldırır, çöpleri temizler, sigaranın da büyük düşmanıdır. Zaten sigara için âlimlerimizden merhum Ruhi Özcan Bey, aynen şunları söylemiştir: "Bir maddenin haram olmasının üç şart vardır; çevreye, keseye ve vücuda zararlı vermesi. Sigara, bu üç şartı da taşımaktadır. Dolayısıyla, zamanında İslâm âlimleri bunu gereğince tanımadıkları için, (bazıları) caiz fetvası basmışlardır."

Vehbi Efendi de aynı kanaattedir. Dolayısıyla sigarayı çevresindeki bütün gençlere yasak eder. Halen hayatta olan müridleri Vehbi Efendi'ye bu yönden de dua edip minnettar olduklarını söylemektedirler. Kendisiyle yaşıt olup, sigara kullanan müridleri ise, onun huzurunda iken sigara içmek için sık sık meclisten kalkıp, dışarı çıkarlardı. Bu durum, Efendi hazretlerini rahatsız eder ve der ki: "Oğul, Ahmet, Ali, Mustafa, hele bir şeytanın yüzüne üfleyin". Böylece, dışarı çıkma zahmetine katlanmadan yanında içmelerine müsaade ettiği imasında bulunurlar. Efendi hazretlerinin nezaketi bu idi.

Bir köye içme suyu getirilmektedir. Önlerine bir kaya çıkar. Köyün tüm delikanlıları toplanıp, yerinden oynatamazlar. Vehbi Efendi gelerek, "Hele durun, siz ilmini bilmirsiz!" deyip, bastonunu dayayarak (buna sihirli baston da denilmektedir) kayayı yerinden söker. Büyük velîmizin dillerine "beceremiyorsunuz, gücünüz yetmiyor" gibi cümleler yakışmamaktadır.

Vehbi Efendi'in Meto Hoca isimli bir arkadaşı vardır. Velî ruhlu birisidir. Ancak giyimine kuşamına fazla riayet etmemektedir. Bir gün Efendi hazretleri., arkadaşının elbiselerinin çok kirlenmiş olduğunu müşahede ederler. Bunu onun yüzüne karşı söylemeğe nezaketi el vermemektedir. Bir yolculuklarında bir vesile ihdas olmuştur. Karşılarına Aras Nehri çıkar. O zamanlar köprüler oldukça mahduttur. Suyu yaya geçeceklerdir. Efendi, bu fırsatı değerlendirir ve der ki: "Meto ikimiz de ıslanmayalım. Ben şişmanım sen beni taşıyamazsın. Dolayısıyla sırtıma bin seni karşı kıyıya taşıyayım." Tüm itirazlarına rağmen Efendi hazretleri arkadaşını sırtına alır. Tam orta noktaya gelmişlerdir ki Efe, "Gözlerim karardı" der ve arkadaşını boydan boya suya uzatır. Mecburen hocamız hem kendi yıkanır, hem de elbiseleri yıkanmış olur.

Edep

Edep, terbiye ve haya manâlarını da ihtiva eder. Bununla nezaket arasında nüans vardır. Nezaket daha ziyade dışa dönüktür. Başkalarının bir hatasını düzeltmeye yöneliktir. Yani bir aktiflik mevzubahistir. Edep ise içe yöneliktir. Daha çok kendi hal ve hareketini düzenlemekle ilgilidir.

Bir zamanlar işyerlerinin en görkemli köşelerini o güzelim hatlarla nakş edilmiş "Edep Yâ Hû" tabloları süslerdi. Yine bu hususta, ismini hatırlayamayacağım bir divan şairinin şöyle bir beyti vardır:

Ehl-i diller arasında aradım, kıldım talep

Her hüner makbul imiş; illâ edep illâ edep!"

Bunun devamı mıdır yoksa anonim bir dörtlük müdür, şu kıta da edep konusunda söylenmiş güzel sözlerdendir:

Edep bir taç imiş nûr-ı Huda'dan;

Giy o tâcı, emin ol her belâdan.

Edepledir kemal-i âdem,

Edepledir nizam-ı âlem.

Bazı yerlerde yukarıdaki ilk beytin devamı olarak söylenen bir başka beyit de şöyledir:

Edep ehli keremden hâlî olmaz

Edepsiz okuyanlar âlim olmaz"

Efendimiz (s.a.s.), her bakımdan bir edep timsali idi. O, "Rabbim beni terbiye etti, ne güzel terbiye etti." buyurur.

Sahabe efendilerimizden Hz. Osman'da da (r.a.) edep zirvedeydi. İmam-ı Azam Hazretleri, orada kâğıt fabrikası var diye Şam'a doğru ayaklarını hiç uzatmamışlardır. Üstad Necip Fazıl şeyhleri olan büyük velî için, "Günlerce yanında kaldım, ilerlemiş yaşlarına rağmen bir defa bile abdest bozmak için cemaatten ayrılmalarını cemaate fark ettirmediler." demektedir.

Talebeleri, Bediüzzaman Hazretlerinin bir defa mahkemede savcının idam cezası talep etmesi anı haricinde ömründe hiç ayak ayak üstüne atmamış olduğunu anlatırlar.

Aynı tavırları Erzurum velilerinde de görüyoruz.

Hacı Haşıl Hazretleri, şeyhlerinin türbeleri bulunan Hasankale'ye doğru katiyetle ayaklarını uzatmamışlardır. Fethullah Gülen Hoca Efendi, hayatından bir kesitini şu tablo halinde sunmaktadırlar: "(Erzurum'da medresede okurken) bir ara kaldığımız yerdeki oda çok dardı. Yatmak istediğimde baktım, ayağımı arkadaşlardan birine doğru uzatmam gerekiyor; saygısızlık olur düşüncesiyle uzatmadım. Diğer tarafta kitaplarımız vardı; onlara doğru da ayaklarımı uzatmam mümkün değildi. Beri taraf kıbleye denk geliyordu. Ayağımı uzatabileceğim tek yön de Korucuk köyünü gösterdiğinden, bu defa, babam köyde olabilir ve ona saygısızlık etmiş olurum endişesiyle, o tarafa da ayağımı uzatamadım. Birkaç gece bu şekilde hiç uyumadan oturdum. Hayatımda bir defa olsun babama doğru, yani onun doğduğu ve şu anda medfun bulunduğu Korucuk'a doğru ayağımı uzatıp yatmadım. Benim anne-babama karşı saygı anlayışım budur."

Vehbi Efendi'nin; "Oğul, bende hiçbir şey olmadığını çok iyi biliyorum. Fakat millet farklı düşünüyor. Bunun hakkını vermeğe ve halka örnek olmaya mecburum" diyerek her zaman diz üstü oturduğunu anlatırlar. Aynı şekilde yetmiş yaşını aşmış olan Sadık Efendi'nin (1885–1960) saatlerce camide kalmasına rağmen bir defa dahi diz üstü dışındaki oturuş şekline şahit olunamamıştır. Yine, Hacı Salih Efendi vefat ettiklerinde yatağa yatırırlar ve yanında bulunan bir yakını, "İlk defa ayağını uzatarak yatıyor" der.

Bir gün Pasinler ilçesinden Efendi hazretlerine ziyaretçiler gelir. Bunlar tekkeden ayrılırken der ki: "Ola oğul, Müftü Efendi'ye (meşhur Kâmil Efendi) selâm söyleyin. Kusuruma bakmasın, yaşlandım. Yaya ziyaretine gelemiyorum. Faytonla da bir âlimin kapısına gelmeye edebim el vermiyor."

Anadolu'da yaşlıların ve büyük sayılan kimselerin elleri öpülmektedir. Erzurum'da da bu âdete riayet edilmektedir. Dolayısıyla Efendi hazretleri de bu el öptürme merasiminden kurtulamaz. Bir gün merhum Hacı Salih Sezgin efendiye der ki; "Ola, oğul Salih, ziyaretime gelenler elimi öpme yerine beni iyi bir dövseler çok daha az müteessir olurum."

Büyük âlimimiz Sabık Efendi'nin (1890–1967) bir talebesi anlatmaktadırlar: "Yıllarca Efendi'nin öğrencisi oldum. Sigara içtiklerini bilmiyordum. Bir defasında odalarına girdim, yalnızdılar. Ancak, havada sigara dumanı dolaşıyordu. Mübarek elleriyle farkında olmayayım diye dumanları dağıtmaya çalıştıklarına şahit oldum."

Edep anlayışımıza katiyetle uymayan fakat bize dışarıdan sirayet etmiş rahatsız edici âdetlerden birisi, hademeyi veya hizmetçiyi zile basarak çağırmaktır. Yakından tanıyanlar anlatmaktadırlar ki, büyük alimimiz ve kıymetli hemşerimiz Ö. Nasuhi Bilmen hocaefendi, uzun İstanbul müftülüğü boyunca ve Diyanet İşleri Başkanı iken bir defa bile böyle yapmamıştır.

Tevazu

Anadolu'da en makbul sayılan ve en fazla kullanılan dualardan birisi "Su gibi aziz olasın!" temennisidir. Bilindiği gibi, fizikte su temel bir maddedir. Tüm cisimlerin yoğunluk, donma, erime noktaları ona göre ayarlanmaktadır. Edebiyatçıların üzerine en çok şiir yazmış olduğu nesnelerden biridir. Bu güne kadar Resûl-i Ekrem Efendimiz için yazılan en başarılı nat-ı şerifin, Fuzulî'nin Su Kasidesi olduğu kabul edilir. Üstad Necip Fazıl, su ile insan münasebetini şu beytinde dile getirir:

Kâinatta ne varsa suda yaşadı önce;

Üstümüzden su geçer doğunca ve ölünce.

Kur'ân'da her şeyin sudan yaratıldığı ifade buyurulur (Enbiya, 21: 30).

Ehl-i Tasavvufa göre suyun azizliği, ona yüksek payeyi kazandıran özelliği, temizleyici oluşu, devamlılık arz edişi ve yerde aşağıya doğru akışı, yani tevazuudur.

Evet, zilletle karıştırmamak şartıyla tevazu İslamiyet'te en fazla arzulanan vasıflardandır. Mevlâna hazretlerinin şu tavrı hep anlatılır: "Bir gün bir papaza rastlar. Selâmlaşırlar. Muhatabı başını eğer, kendileri de eğer. Saatlerce böyle kalırlar. Nihayet papaz başını kaldırdıktan sonra doğrulur. Sebebini soranlara "Tevazuda da önde olmamız lâzım" şeklinde buyururlar. Burada kutb-u cihanımızı zirvelerde dolaştıran bu tevazu ne kadar makbulse, Üstad Bediüzzaman hazretlerinin esirken bile düşman komutanının önünde selâm durmaması, izzet ve vakar adına en az o tevazu ölçüsünde büyük ve makbul bir harekettir.

Velilikte tevazu önemli vasıflardandır ve Erzurum evliyaları buna hep riayet etmişlerdir. Hattâ Erzurum medreselerinde kapıların alçak inşa edilmiş olmasını, bu ilim yuvalarına eğilerek girmeği sağlayabilmeye bağlarlar. Yine Hacı Haşıl Hazretlerinin tekkesinin kapısının çok küçük olmasının sebebi de bu gerekçede düğümlemektedir.

Vehbi Efendi'nin çok iyi bir şair olmalarına rağmen şiir yazmamalarını, ağabeyleri, büyük velimiz Efe Hazretlerine karşı tevazu göstermiş olmalarına bağlamaktadırlar. Bu hususta Mehmet Şahin Bey, Londra'da yayınlanan bir dergide yer alan "Who is Muslim" başlıklı ve Vehbi Efendi'yi konu edinen güzel yazılarında şunları söylemektedirler. "O aynı zamanda çok iyi bir şair idi; ancak ağabeyleri alınır diye ya şiir yazmıyor veya okunmasına, neşredilmesine müsaade etmiyorlardı." Vefatları üzerine ağabeyleri olan Büyük Efemiz güzel bir mersiye yazmış ve tevazuları hakkında şunları söylemişlerdi:

Yüzü yerde, eli hizmette idi;

Bu hizmeti eda-yı himmet idi

Ederdi iftihar çulpuş gezerdi,

Tevazu bahrına düşüp yüzerdi.

Büyük tevazu sahiplerinden birisi de, Erzurum'un son devirlerde yetiştirmiş olduğu en büyük âlimlerden Maksut Efendi (1986-1943) hocamızdır. Meşhur Yetim Hoca'nın halefi, onun kurmuş olduğu medresenin baş müderrisi olmasına rağmen marabaları, hizmetkârları ile birlikte tarlada, harmanda çalışıp onlarla birlikte yiyip içerdi. Efe hazretlerinin onun hakkında yazmış oldukları uzun ve güzel şiirde tevazuları şu şekilde tasvir edilmektedir.

Cevher-i dîlde pak idi;

Ehli tevazu hak idi;

Ümmet için gamnâk idi;

Maksut efendi hocamız.

Rabbimiz, cümlesinin ruhunu şâd eylesin. Âmîn.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://askihuda.over-blog.com
 
Velilik Vasıfaları ve Erzurum Velileri
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Akabe Forum Radyo :: (¯`·.(¯`·.____ İSLAM-İ KONULAR____.·´¯).·´¯) :: Tasavvuf ve Tasavvufa Dair-
Buraya geçin: