İslami makaleler
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yapRadyo DinleMp3 Dinle Kur'an Dinledini bilgi yarismasi

Paylaş | 
 

 Firaset ve Keramet Açısından Muvafakât-ı Ömer (R.a)

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Ask-i Hüda

avatar

Mesaj Sayısı : 510
Points : 1334
Kayıt tarihi : 18/09/09
Nerden : İstanbul

MesajKonu: Firaset ve Keramet Açısından Muvafakât-ı Ömer (R.a)    Çarş. 2 Şub. 2011 - 23:28

Firaset ve Keramet Açısından Muvafakât-ı Ömer (R.a)
M. Selim Arık, Yeni Ümit Dergisi, sayı: 69
18.12.2009
Firaset ile keramet çoğu kez birbiriyle karıştırılmaktadır. Halk arasında feraset olarak telaffuz edilen firaset, sözlükte "düşünerek anlamak ve bakmak" manâsında bir isimdir. Bundan dolayı görüşünde isabetli kişiye "Fârisü'n-nazar" denir. Feraset de masdar olup "Ata binmede mahir" anlamında "mâhir, hâzık, uzman" manâlarına gelmektedir. Istılahta ise firaset, keşfetme, sezme ve ileri görüşlülük anlamlarıyla beraber, insanların, diğer varlık ve olayların iç yüzünü keşfetme, gelecek hakkında doğru tahminlerde bulunma melekesi anlamında bir terimdir. Bu anlamda bir kimsenin dış görünüşüne bakarak onun ahlâk ve karakteri hakkında tahminde bulunma da bu terimin kapsamı içindedir. Dolayısıyla firaset, akıl ve duyu organlarıyla bilinemeyen, ancak sezgi gücüyle ulaşılan bilgilerdir (Uludağ, D.İ.A., 13: 116).

Keramet ise sözlükte "iyi, ahlâklı ve cömert olmak" anlamına gelmektedir. Terim olarak "Allah'ın salih, takva sahibi, veli kullarından zuhur eden olağan üstü hâl" mânasında kullanılmaktadır (a.g.e. 25: 265). Keramet, tıpkı mûcize gibi tabiat kanunlarıyla açıklanamayan olağan üstü ve sıra dışı bir olay olup mahiyeti itibariyle mucizeden çok da farklı sayılmaz. Mûcize peygamberlerden, keramet ise tam olarak ona bağlı velilerden zuhur eder. Keramete nail olan veli, bunun Allah'tan lûtuf olduğunu bilir şükreder, O'na daha çok bağlanır ve sorumluluğundan çekinir, hâlini kimseye ifşa etmez. Bununla birlikte hârikulâde hâller mü'min-kafir, dindar-günahkâr herkeste görülebilir. Böyle hâller kâfir ve günahkârlarda zuhur ederse buna istidrâc (derece derece helâke sürüklenme) denir. Bu hâlin, inançsız ve fasık kişilerde meydana gelmesi onların şımarmalarını ve azgınlıklarını arttırarak Âhiret'teki azabın şiddetlenmesine sebep olmaktadır. Fakat dinine bağlı, ahlâklı ve iyi hâl sahibi mü'minlerde görülen hârikulâde hâllere keramet, sıradan mü'minlerde görülen bu tür hâllere maûnet (İlâhî yardım) denilmektedir. Peygamberde nübüvvetten önce görülen hârikulâde hâllere irhâsât (meselâ: Peygamberimiz doğunca İran'daki mecusilerin bin yıldan beri yanan ateşin sönmesi, Sava gölünün çekilmesi) dendiği gibi, nübüvvetten sonra görülen hârikulade hâllere ise mûcize denmektedir. Firaset konusunda Peygamber Efendimiz (s.a.s);

"Mü'minin firâsetinden korkun ve sakının!. Çünkü o Allah'ın nuruyla bakar." (Tirmizî, "Tefsîru'l-Kur'ân, 16) buyurmuşlardır. Bu hadisleriyle Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s.), "kamil mü'min"in Allah katındaki değerini ve insanlar arasındaki hürmetini veciz bir surette anlatmış, olgun bir mü'minin de firasetli olması gerektiğine işarette bulunmuşlardır. Kâmil bir mü'min, onda lütf-i İlâhî ile inkişaf edecek duygu ve sezgilerle muhatabından zuhur eden söz ve filleri daha isabetle değerlendirme imkânı bulacak ve yine bir hadis-i şerifte ifade buyurulduğu üzere, "bir delikten iki defa ısırılmayacaktır." (Buharî, "Edeb", 83, Müslim, "Zühd", 63).

Kur'ân-ı Kerîm'deki Hızır kıssası (Kehf Sûresi, 18/60-82) keramete delil gösterilirken, hadislerde ise Benî İsrail'den Cüreyc adlı bir velinin beşikteki çocuğu konuşturması,1 Hz. Ebû Bekir'in üç kişi için hazırladığı yemeğin bereketlenmesi ve artması olayı2 ile Hz. Ömer'in, Nihavend'de savaşan ve düşman tarafından kuşatılan Sâriye isimli kumandanına Medine'den seslenerek "Dağa çekil, dağa!"diye sesini duyurması da (Aclunî, Keşfü'l-Hafâ, 2: 532; Yakubî, Tarih) keramete verilebilecek meşhur misallerdendir.

Bir de feyiz yoluyla insanın kalbine ulaşan bilgiler vardır ki, bu da ilhamdır. İlham, sözlükte "içmek, birden yutmak" anlamında "lehem" kökünden türemiştir. Istılahta "Allah'ın doğrudan veya melek vasıtasıyla iyilik telkin eden bilgileri insanın kalbine ulaştırmasıdır." (Yavuz, D.İ.A. 22:98). Bu yönüyle Hz. Ömer ilhama mazhar olan kişilerden sayılmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber onun bu vasfını açık olarak şöyle beyan etmiştir:

"Sizden önceki ümmetler içinde muhaddes=ilhama mazhar olan kimseler vardı. Eğer ümmetimin arasında böyle birisi olacak olsaydı, bu kişi Ömer b. el-Hattab olurdu." (Müslim, "Fezâilü's-Sahabe", 23; Tirmizî, "Menakıb", 18). Bu açıdan ilham ile firaset birbirlerine yakın olan terimlerdir.

İslâm tarihinde "Muvafakât-ı Ömer" olarak diye anılan ve onun Allah Resûlü'ne yaptığı bazı tekliflerin bilâhare inen âyetlerle desteklenmiş olması, firasete örnektir. Nitekim Hz. Ömer'in

"Üç şey hakkındaki dileğim Allah'ın vahyine uygun geldi." (Buharî, "Tefsir," 1:9) sözü bunu desteklemektedir. Bu rivâyette Hz. Ömer üç hususu şu şekilde anlatmaktadır:

1. "Ya Resûlellah! Ka'bede'ki Makam-i İbrahim"i namazgah (tavaftan sonra iki rekat namazın burada kılınmasını veya dua edilmesini) ittihaz etseniz," dedim. Bunun üzerine Bakara Sûresi'nin 125. âyeti

"Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin, orada namaz kılın!" şeklinde nazil oldu.

2. "Ya Resûlallah! Huzurunuza iyi niyetli veya fasık kişiler gelip sizlerle (veya hanımlarınızla) görüşebiliyorlar. Hanımlarınıza söyleseniz de (ihtiyaten) örtünseler!" dedim. Bunun üzerine Ahzâb Sûresi'nin 59. âyeti (hicab âyeti)

"Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına söyle, örtülerini üzerine alsınlar!" nazil oldu.

3. Hz. Peygamber Efendimizin bazı hanımları bir defasında kendisine kıskançlık göstermede ittifak etmişler ve megafir koktuğunu belirterek nereden geldiğini sormuşlardı. Hz. Peygamber Zeyneb b. Cahş'ın yanında bal yediğini belirtmişti. Hz. Ömer ben bu hâdiseyi duyunca kadınların yanına giderek: "Ey kadınlar! Ya bu hırçınlığınızdan vazgeçin yâhut Allah, sizin yerinize daha hayırlı hanımlar verir." demiştim. Bilâhare Tahrim Sûresi'nin 5. âyeti olan

"Eğer o sizi boşayacak olursa belki de Rabbi ona sizden daha hayırlısını verir." nâzil oldu."

İbn Hacer'in (852/1448) on beş, Suyûti'nin (911/1505) yirmi civarında belirttiği diğer muvafakatın bazılarını hadis ve tefsir kitaplarımızda şu şekilde bulmaktayız.

4. Bedir'de alınan 70 esirin çoğunluk tarafından fidye karşılığı serbest bırakılması istenmişti. Hz. Ömer ise bunların öldürülmesi gerektiğini söylemişti. Bilahare Enfal sûresinin 68. âyeti:

..."Allah'tan bir yazı geçmemiş olsaydı aldığınızdan dolayı azap dokunurdu..." şeklinde Hz. Ömer'i destekler mahiyette nâzil olmuştur.

5. Münafıklardan Abdullah b. Übey öldüğünde, onun Müslüman olan oğlu Abdullah Hz. Peygamber Efendimizi (s.a.s.) cenaze namazına çağırmış, Hz. Ömer ise karşı çıkmıştı. Bunun üzerine Tevbe Suresi'nin 84. âyeti: "Onlardan (Münafıklardan) ölen hiçbirine asla namaz kılma, kabri başında da durma!" hükmü nazil oldu.

6. İslâm'ın ilk dönemlerinde içki haram değildi. Birden yasaklama da gelmedi. Hz. Ömer ise içkinin yasaklanmasını istiyordu. Hicretin 4. yılında Maide Sûresi 90 ve 91. âyetleri ile "Şüphesiz ki şarap, kumar, dikili taşlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir..." içkinin haramlığı kesin olarak bildirildi.

7. Hz. Aişe'ye atılan iftiradaki "ifk olayında" Hz. Ömer, Peygamberimize "Allah'ın işaretiyle (rızasıyla) evlendiğin bir kadın hakkında aldatılman mümkün değildir, "Haşa! Bu büyük bir iftiradır!" dedikten sonra Nur sûresi 16. âyeti: "Onu duyduğunuzda 'Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz. Haşa bu çok büyük bir iftiradır' demeli değil miydiniz!" şeklinde ikaz olarak aynı manâda nazil olmuştur.


8. Bir yahudi Hz. Ömer'e gelip "Size vahiy getiren Cebrail bizim düşmanımızdır." demiş. Hz. Ömer de:"Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail ile Mikail'e düşmansa Allah da o kafirlere düşmandır." mukabelesinde bulunmuş ve aynı lafızlarla Bakara sûresinin 98. âyeti nazil olmuştur.

. Hz. Peygamber'in huzurunda dâvalaşan iki kimseden dâvayı kaybeden hükme razı olmayınca, Hz. Ömer'e gitmek ister. Hz. Ömer bunu öğrenince, "Allah Resûlü'nün hükmüne razı olmayanın cezası kılıçtır." diyerek adamı öldürür. Bunun üzerine Nisa sûresi 65. âyet olan "Hayır, öyle değil. Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükmü kabullenmeyenler (hükme razı olmayanlar) iman etmiş olmazlar." beyanı nazil olur.


10. Hz. Ömer (r.a.), Mü'minûn sûresinin 12. âyetinden itibaren "Andolsun Biz insanı, çamurdan bir özden yarattık. Sonra onu emin ve sağlam bir yerde (rahimde) nutfe hâline getirdik..." âyetindeki insanın yaratılışıyla alakalı devreleri beliğ bir surette iştince, daha âyet bitmeden hayretinden "Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şanı bak ne yücedir!" demiş, âyetin sonu da (14. âyet) bu şekilde bitmiştir (Kurtubî 1967, 2: 112).


Müfessirler, Kur'ân-ı Kerîm'deki;

"Elbette bunda işaretten anlayanlar için alınacak nice ibretler vardır" (Hicr Sûresi, 15/75) âyetindeki "mütevessimîn" kelimesini "firaset sahipleri" olarak anlamışlardır (İbn Kesir, 2:316). İnsanın dış görünüşündeki bazı vasıflarına bakarak iç dünyasını anlama ilmi olarak "ilmü'l-kifaye" doğmuştur. Bu ilim, firasete dayalı bir ilim dalıdır. Firaset, İslâm hukukunda ise hâkimin ip uçlarını, karine ve emareleri, delil ve maddi bulguları, kişinin psikolojik durumunu dikkatlice inceleyip olaylar arasında bağ kurması sonucunda gerçeği sezinlemesi şeklinde algılanır. Endülüslü Mâliki âlimlerinden Ebû Bekir İbnü'l-'Arabî (543/1148) firaset ile alâkalı şöyle bir olay nakleder: Bir gün İmam eş-Şafiî (204/819) ile Muhammed b. Hasen (189/804) Ka'be'nin avlusunda otururken içeriye giren bir adam dikkatlerini çeker. Bunun üzerine İmam Şafii, bu kişinin marangoz olabileceğini söyler. İmam Muhammed de bu kişinin demirci olabileceğini beyan eder. Her biri kendi görüşünde ısrar edince, adamın yanına varırlar ve nereli olduğunu sorduktan sonra mesleğini sorarlar. Adam: "Daha önceleri marangoz idim, şu anda demirciyim" cevabını verir. İbnü'l-'Arabî, bu olayla ilgili olarak, 'mü'minin alâmetlerden istidlal ederek hüküm çıkarması olan firasettir, yoksa bazı sûfilerin dediği gibi keramet değildir' değerlendirmesinde bulunur (Ahkâmü'l-Kur'ân, 3:1131).

Mü'minin Allah'ın nuruyla bakması, onun Allah'ın Meşietine, rızasına uygun olarak işler yapması da demektir ve o nur böyle kazanılır. Zira bir başka hadiste belirtildiği gibi, Allah bir kulu sevdi mi meleklerine de sevdirir (Müslim, "Birr," 157) ve yeryüzünde o Allah'ın gözü ve eli olur (Buharî, "Rikak", 38) yani gözüyle, eliyle, kısaca bütün azalarıyla Cenab-ı Hakk'ın iradesi ve rızası dahilinde işler yapar. İşte Hz. Ömer efendimiz (r.a.) böyle bir insandı. Belki o, suikasde maruz kalacağını da sezmişti. Çünkü bir gün Ebu Lü'lü künyeli Feyruz adındaki mecusi bir köle Medine çarşısında Hz. Ömer'e müracaat ederek efendisinin (Muğire b. Şube'nin) kendisinden ağır yevmiye aldığını ve bunun azaltılmasını ister. O da yevmiyenin miktarını sorunca, köle "iki dirhem" cevabını verir. Bunun üzerine Hz. Ömer sanatını sorar, o da "dülger, demirci ve nakkâş" der. Bu defa Hz. Ömer, ücretinin fazla olmadığını ve kendisinden ücretle yel değirmeni yapmasını talep eder. Köle Feyruz da, "Sana bir yel değirmeni yapayım ki doğuda ve batıda dillere destan olsun!" deyip gider. Hz. Ömer, onun bu cevabı üzerine yanındakilere "Köle beni tehdid etti!" demiş, belki de şehid olacağını hissetmişti. Nitekim ertesi gün sabah namazını kıldırmak için mihraba geçtiği vakit bu köle tarafından hançerlenerek 26 Zilhicce 23/644 yılında şehid edilmiştir (Şiblî, 4: 319). Hz. Ömer, 33 yaşında iken bi'setin (Peygamberimizin peygamberliğinin) 6. yılında, Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman ve Hz. Ali efendilerimizden hayli sonra Müslüman olmuş, fakat manevi makamdaki zirveyi ve onlar arasındaki yerini çabuk yakalamıştı.


İslâm âlimleri, maddi, zahiri ve sûrî kerametten çok, manevî, ruhi ve hakiki keramete önem vermişlerdir. Zira onlara göre tayy-i mekân (bir anda muhtelif yerlerde görülebilme), bast-ı zaman (az zamanda yapılamayacak kadar çok iş yapma), kışın yaz meyvelerine kavuşma, ateşte yanmama gibi hârikulâde hâller hissî ve kevnî olup fazla önemli değildir. Hattâ bunlar bazen tehlikeli ve zararlı da olabilir. Dinin emir ve yasaklarına sıkı bir şekilde uymak, kötü huy ve alışkanlıkları terkedip iyi alışkanlıklar edinmek, istikamet üzere olmak, nefse hakimiyet, ilim ve irfan sahibi olmaya çalışmak gerçek ve manevi keramettir. Firaset sahibi mü'min olabilmede en büyük tesir ise, nefsin süflî arzularına karşı koyabilen, haram ve şüpheli şeylerden kaçınabilen ve Hz. Peygamber'in sünnetini bir hayat tarzı olarak benimseyen karakter, irade ve ilim sahibi olabilmedir. Gözü ve gönlü açık firasetli kimseler, Kur'ân-ı Kerîm okurken, kâinata bakarken, insanları süzerken her gözün göremediği ve her aklın idrak edemediği öyle şeyler hissederler ki, çok insanlar bundan gafildirler. Dolayısıyla firâset ve keramet ehli olabilmede en önemli şart, Kur'ân-ı Kerîm'i ve Hz. Peygamber'in Sünnet'ini anlama ve yaşamadaki düsturlardır.


Kaynaklar:

- İbn Kesir, Muhtasar Tefsir-i İbn Kesir, c: 2.

- İbnü'l-'Arabî, Ahkâmü'l-Kur'ân, c: 3

- el-Kurtubî, el-Câmi li Ahkami'l-Kur'ân, Mısır, 1967.

- Naim, Ahmed, Tecrid-i Sarih Tercemesi, c: 2.

- Şiblî, Mevlana, (ter. Ömer Rıza Doğrul) Asr-ı Saadet, c: 4, 5.

- Uludağ, Süleyman, "Firaset" D.İ.A., c: 13; "Keramet," c: 25.

- Yavuz, Şevki Yusuf, "İlham" D.İ.A. c: 22.


1 Buhârî ve Müslim'de bu hâdise şöyle nakledilir: Beşikte (keramet olarak) yalnız üç çocuk konuşmuştur. Birincisi, Hz. İsa'dır. İsa (a.s) beşikte iken babasız doğduğunu yadırgayanlara "Ben, Allah'ın kuluyum. O bana Kitabı verdi ve beni Peygamber yaptı." (Meryem, 19/30) şeklinde konuşmuştu. İkincisi, emzikli bir kadının kucağındaki çocuk. Bu hâdise de kadının haşmetli bir süvari görünce "Allah'ım! Oğlumu bunun gibi heybetli kıl!" diye dua ettiğinde, çocuk annesini emmeyi bırakarak "Ya Rabbi! Beni bunun gibi (zalim) yapma!" demiş ve tekrar emmeye devam etmiştir. Üçüncüsü, Beni İsrail zamanında Cüreyc denilen ruhban bir kişi vardı. Bir defasında (Savmaasında) namaz kılarken annesi gelmiş kendisini çağırmıştı. O da namazı bozup cevap verip vermemede tereddüt gösterince annesinin (Bu oğluma fahişe kadınların yüzlerini göstermedikçe canını alma!) bedduasına maruz kalmış ve beddua neticesinde kendisine zina iftirasında bulunulmuştu. Bunun üzerine Cüreyc kendisine isnad edilen çocuğu eline almış ve babasının kim olduğunu sormuştu. Bunun üzerine çocuk: "Çoban!" diye cevap vermişti. Bkz. Buhârî, Enbiya, 48; Müslim, Birr, 8.

2 Bu olay da şöyle olmuştur: Hz. Ebû Bekir (r.a) hanımına üç kişilik yemek hazırlamasını isteyip Ashab-ı Suffe'den üç kişiyi akşam yemeğine davet etmişti. Eve gelince Hz. Peygamber'in yanına gitmesi gerekti ve misafirleri oğlu Abdurrahman'a bırakıp yemeği yemelerini söyledi. Geç saatlerde dönünce misafirlerin hâlâ yemek yemediklerini öğrenince oğluna çok kızmıştı. Oysa misafirler Ebu Bekir (r.a) gelmeden yemek yemeyeceklerini söylemişlerdi. Hz. Ebu Bekir misafirlerle beraber sofraya oturdu. Hepsinin karnı doydu, yemekler henüz bitmemişti. Hattâ Hz. Ebu Bekir'in hanımı Ümmü Rumman yemek üç kat daha fazla arttı demiştir. Kalan yemek ertesi sabah Hz. Peygamber'e gönderildi bu yemek de oniki kişiye verildi ve onlar da bu yemekle doymuşlardı. Bkz. Buhârî, "Edeb", 88; Müslim, "Eşribe", 176.





Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://askihuda.over-blog.com
 
Firaset ve Keramet Açısından Muvafakât-ı Ömer (R.a)
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Akabe Forum Radyo :: (¯`·.(¯`·.____ İSLAM-İ KONULAR____.·´¯).·´¯) :: Tasavvuf ve Tasavvufa Dair-
Buraya geçin: